Necip Fazıl KISAKÜREK - Güven İLERU
- 15 Oca
- 7 dakikada okunur
Düşünür, şair ve yazar (D. 26 Mayıs 1905, İstanbul – Ö. 25 Mayıs 1983, İstanbul). Yazılarında kendi imzasının dışında Ne-Fe-Ka, Hi-Ab-Ko, Ha-A-Ka, Adıdeğmez, Nüktedan, Mürid, Ahmed Abdülhak, Bankacı, Be-De, Neslihan Kısakürek, Prof. Ş.Ü., Tanrı Kulu, Dedektif x 1, Ozan, Ozanbaşı, Hikmet Sahibi Abdi’nin Kölesi takma imzalarını da kullandı. Dulkadiroğullarına mensup Kısakürekler soyundandır.
Çocukluğu, mahkeme başkanlığından emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş’taki konağında geçti. İlköğrenimine İstanbul Büyükdere’de bir mahalle mektebinde başladı. Sırasıyla Fransız Papaz Mektebi ve Kumkapı’daki Amerikan Kolejinde, Rehber-i İttihat Mektebinde, Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebinde ve ailenin seferberlik sebebiyle gittiği Gebze’nin Aydınlı köyündeki ilkokulda okudu ve Heybeliada Numûne Mektebini (1916) bitirdi.
Edebiyat ve kültür zevkini 1920 yılında bitirdiği Bahriye Mektebinde (Askerî Deniz Lisesi) aldı. Lisedeki öğretmenleri arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal (Beyatlı), Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkî Efendi, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vardı. 1921 yılında Darulfünun Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesine (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü) girdi. Buradaki öğrenimini tamamlamadan 1924 yılında fakülteden ayrıldı.
Aynı yıl, devlet bursuyla yurtdışına gönderilen öğrenciler arasında Fransa’ya gitti. 1924-25 yıllarında Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris’te geçen bohem hayatı sebebiyle bu okulu da bitiremeden geri döndü. 1928-39 yıllarından Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankasında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. 10 Ekim 1938’de bankacılıktan istifa etti ve Haber gazetesinde çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra Son Telgraf gazetesine geçti.
Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından Ankara Devlet Konservatuarına ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine öğretmen olarak (1939-44) tayin edildi. Daha sonra yine Hasan Ali Yücel tarafından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Mimari Bölümüne atandı. Robert Kolejin son sınıflarında edebiyat öğretmenliği yaptı.
Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. 1941 yılında evlendiği Neslihan Kısakürek’ten Mehmet (1943), Ömer (1946), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1953) adlarında beş çocuğu dünyaya geldi. Erenköy’deki evinde vefat etti. Eyüp’teki mezarlıkta toprağa verildi.
Necip Fazıl, 1931-33 yıllarında askerlik görevini İstanbul’da yaptı. 1936 yılında, on yedi sayı süren haftalık edebiyat dergisi Ağaç’ı çıkardı. Ağaç, dönemin kalburüstü edebiyatçılarının toplandığı etkili bir dergiydi. İkinci Dünya Savaşı’nın koşulları gereği 1942’de kırk beş günlüğüne tekrar askere alındı ve Erzurum’a gönderildi. Askerdeyken yazdığı bir yazı sebebiyle mahkûm oldu.
Bu, Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir yer tutan mahkeme ve hapisliklerin ilk mahkûmiyetiydi. Cezasını İstanbul Sultanahmet Cezaevinde çekti. 17 Eylül 1943’te, adı kendisiyle özdeşleşen Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başladı.
Bu derginin otuzuncu sayısında yayımladığı “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” anlamındaki bir hadis sebebiyle dergisi takibata uğradı ve Bakanlar Kurulu kararıyla Mayıs 1944’te kapatıldı. Ardından İstanbul Güzel Sanatlar Akademisindeki görevine son verildi ve ikinci askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderildi. 2 Kasım 1945’ten 5 Haziran 1978’e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak on altı devre çıkan Büyük Doğu’nun yayınını yaklaşık otuz altı yıl sürdürdü. Necip Fazıl, Büyük Doğu’yla Türk düşünce ve siyasi hayatına doğrudan etki etti. Büyük Doğu, Batılılaşma sürecini bir sömürgeleşme dönemi olarak değerlendirdi ve kurtuluşun öz değerlerimizde yattığını, İslâmiyet’in milletimizin biricik varlık sebebi olduğu düşüncesini savundu. Büyük Doğu, 13 Aralık 1946’da Sıkı Yönetimce ikinci kez kapatıldı. Kısa bir süre sonra, zaten kapatılmış olan dergide tefrika edilen Sır adlı bir tiyatro eserinden dolayı mahkemeye çıkarıldı.
2 Kasım 1945’ten itibaren siyasi suçlamalar sebebiyle mahkeme kapılarını aşındırmak hayatının rutinlerinden biri oldu. 18 Nisan 1947’de Büyük Doğu’yu üçüncü defa çıkarmaya başladı. Dergi 6 Haziran 1947’de, Rıza Tevfik’in Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirinin yayımından dolayı mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı. Necip Fazıl yargı sürecinde bir ay üç gün tutuklu kaldı ve beraat etti. 1947 yılında bunlar olurken Sabır Taşı adlı tiyatro eseriyle CHP Sanat Ödülünü kazandı. Ancak seçici kurulun verdiği ödülü parti genel idare kurulu iptal etti. Necip Fazıl, 1947 yılında Büyük Doğu’nun kapatılması üzerine üç sayı süren Borazan adlı bir mizah dergisi çıkardı. Dergisi kapanan ve işsiz kalan Necip Fazıl, 1948 yılını ev eşyalarını satarak geçirdi. 1949 yılında eşi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle birlikte küçük bir otel odasına taşındı. 28 Haziran 1949’da Büyük Doğu Cemiyetini kurdu. Şubat 1950’de cemiyet ilk şubesini Kayseri’de açtı. Büyük Doğu Cemiyetinin Kayseri Şubesinin açılışından İstanbul’a döner dönmez tutuklandı. 1947 yılındaki beraat kararını temyiz bozmuş ve karar işleme konmuştu. 21 Nisan 1950’de yeniden hapse girdi. Demokrat Partinin seçimleri kazanması (14 Mayıs 1950) üzerine çıkarılan af yasasıyla 15 Temmuz 1950’de hapisten çıktı. Aynı yıl Büyük Doğu Cemiyetinin Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Büyük Doğu’nun 54. sayısındaki bir yazısından dolayı tekrar tutuklandı. Hapishaneden çıktıktan sonra 26 Mayıs 1951’de cemiyeti kapattı. Necip Fazıl Kısakürek, 22 Kasım 1952’de Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman’a düzenlenen suikastla ilişkilendirildi. Azmettirici olarak bu davada yargılandı. 11 Aralık 1952’de, Yalman suikastı sebebiyle yayımladığı Müdafaalarım adlı eserinde 1943’ten itibaren başına gelenleri geniş bir biçimde anlattı. 12 Aralık 1952’de başlayan yargı süreci 16 Aralık 1953’te beraatle bitti. 1951, 1952 ve 1956’da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. 1957’de sekiz ay dört gün hapis yattı. 1959’da aleyhine birçok dava açıldı. Açılan davaların aleyhte sonuçlanması durumunda Necip Fazıl’ın yüz bir yıl hapishanede kalması gerekiyordu. Niğde Cezaevine gönderileceği sırada 27 Mayıs 1960 askeri darbesi oldu. Darbenin ilk radyo duyurularından birinde zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilân edildi. 6 Haziran 1960 gecesi evinden alınarak dört buçuk ay Balmumcu Garnizonunda tutuldu.
Darbe sonrası ilân edilen genel affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhine istisna edildiği için, Toptaşı Cezaevine (15.10.1960) nakledildi ve bir buçuk yıl daha hapis yattı. 18 Aralık 1961’de tahliye edildi. Büyük Doğu’nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstiklâl, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerin-de yayımladı. Necip Fazıl 1963 yılında konferanslar serisine başlayarak Salihli, İzmir, Erzurum, Van, İzmit, Bursa’da verdiği konferansları 1964 yılında Konya, Adana, Kahramanmaraş ve Tarsus konferansları izledi. 1964 yılında Büyük Doğu’yu on birinci kez çıkarmaya başladı. Bu dönemin ilk sayısında Adnan Menderes için yazdığı Zeybeğin Ölümü başlıklı şiirinden dolayı takibata uğradı. 1965’te Büyük Doğu Fikir Kulübünü kurarak konferanslarına devam etti ve Adıyaman, Kahramanmaraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale, Eskişehir’de konferanslar verdi. Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde verdiği konferanstan dolayı, din esasına dayalı cemiyet kurmak suçlamasıyla yargılandı. Büyük Doğu’nun 1965 ve 1967 evrelerinde de birçok defa yargılandı. 1967’de İdeolocya Örgüsü, 1968’de de Vahdettin adlı eserlerinden dolayı yargılandı. Bilirkişi raporu doğrultusunda beraat etmesine rağmen, karar temyizde bozuldu. Teknik olarak bu davadan alacağı ceza 1974 affına uğraması gerekirken, eserin 1976’daki üçüncü baskısından dolayı tekrar takibata uğradı ve bir buçuk yıl hapse mahkûm edildi. 25 Mayıs 1983’te vefat ettiğinde üzerinde çekilmemiş bir buçuk yıllık hapis cezası bulunuyordu.
“Çile” Şiiri ve Necip Fazıl’ın Açtığı Çığır
Bir kitabı bitirmiş olmanın en zor yanı, kitabın çağrısına kayıtsız kalmaktır. Her kitap çağırır çünkü. Çağrılan yere erinmek, erlikten sayılmasa gerek. Girmeye cesareti olmayanın kapı eşiğinde beklemesinde ne hikmet ola ki? Mademki kulak kabarttık, öyleyse dinlemek ve duyduklarımıza bir kıymet vermek gerekir. İrfanına muhtaç olduğumuz Anadolu’muzda güzel bir laf vardır. “Yediğin içtiğin senin olsun, sen gördüklerini anlat!” derler. Okuduğumuz kitaplara dair de gördüklerimizi anlatmak aynı irfanın gereği olsa gerek. Mehmet Kahraman’ın “Necip Fazıl’ın Çilesi” adlı kitabı Çile şiiri ve Üstad’ın sanat anlayışına dair önemli tespitlerde bulunuyor. Bu yazımızda biz de Çile şiirinde gördüklerimizi sizinle paylaşmaya çalışacağız.
Çile sözcüğünün günlük kullanımdaki karşılıkları malûmunuz olmakla birlikte tasavvuf geleneğindeki yeri oldukça mühimdir. Bulmak, bir lütûf olarak sunulmaz insana; o, ancak çileli bir arayışın mahsulüdür. Bu arayış içe dönük bir arayıştır çünkü “Ben size şah damarınızdan daha yakınım.” buyuruyor Cenab-ı Hakk. Yine Yunus Emre, “Bir ben vardır bende benden içeri” derken yaradılıştaki İlahi sırra işaret eder ki insan olmanın esas gayesi o sırra varmaktır. O sır ki uğrunda evlad ü ıyalden geçmek gerekir. O sır ki kırk yıl dünyanın yükünü çekmek gerekir.
Çile çekmeden bulmak olmaz. Derviş yayan gerek, derler. Bu söz gurbete işarettir. Gurbet olmadan kurbet olmazmış. Kurbet, yakınlaşma demektir. Yakınlaşma, yani bulma. Öyleyse bir şeyi bulmak için aramak, aramak için uzaklaşmak gerekir. Peki, neyden uzaklaşıp neyi bulur insan? Masivadan uzaklaşarak Allah’ı bulmaktır esas gaye. Masivadan kasıt insanı Allah’a yaklaştırmaktan uzak olan her şeydir. “Gönül Çalab’ın tahtı” diyor Yunus Emre. Nasıl ki bir tahtın bir sultanı olursa gönül tahtının da bir tek sultanı olur. Gönül tahtımıza dünyevî sultanları oturtmuşken oraya o yüce Sultan’ın gelmesini nasıl bekleriz! İbrahim Bin Ethem ile ilgili anlatılan meşhur kıssa ne güzel ifade ediyor bunu. Köylülerin kaybolan ineği nasıl ki sarayın damında olamayacaksa aradığımız İlahi hakikat de bu dünyanın incisinin, elmasının arasında olamaz.
Çile şiirini 1939’da yazmış Necip Fazıl. 1934’te şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışmış ve beş yıllık bir sürenin ardından bu şiiri yazmıştır. Şiir, bir idrakin ifadesidir aslında. Şair beş yıl önce bulduğunu bu şiirle birlikte idrak ettiğini beyan eder bir anlamda.
“Gaiplerden bir ses geldi: bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!”
diyerek başlıyor şiir. Gaiplerden ses gelebilmesi için ya da gaiplerden gelen sesi duyabilmek için oraya kulak kesilmek gerekir. Tokmağı olmayan kapı misali ancak her daim dinlemekte olana gelir gaipten ses. O ses geldiğinde ise daha önce duyulmuş bütün sesler yepyeni bir anlamla yeniden kurulur zihinde. İşte bunu ifade edecek biçimde devam ediyor şiir:
“Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…”
Çile şiiri, uzun bir tefekkürün nihayetinde erişilmiş bir idrakin ifadesidir dedik. Şair ,”Ok çekti yukardan, üstüme avcı.” diyor. Bu dize, kapının eşiğinde sabırla beklemiş bir taliplinin kapı içeriden açılmak suretiyle içeri kabul edilişini beyan eder bir anlamda. Ancak esas ağır yük bu kabulden sonra başlıyor ki şair devamında, “Ateşten zehrini tattım bu okun.” diyerek imtihandaki ağırlığı ifade ediyor. Bu dizelerin ardından gelen dizeler çok daha can alıcı:
“Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un
Kustum öz ağzımdan kafatasımı.”
Elmasın kül edilmiş olması iki açıdan önemli. Birincisi, elmas oldukça dayanıklıdır, buna rağmen bu ok elması dahi küle döndürmüş. İkincisi ise elmas kıymetli bir taştır, onu kıymetsiz hale getirmiştir. Can, elmasa benzetilmiş; esasen bu ok şairin gönlünde yer edinmiş bütün dünyevî zevkleri kül etmiş, tahtı esas sahibi için boşaltmıştır. Kelime-i tevhid inkâr ile başlar. Nasıl ki yakınlaşmak için uzaklaşmak şartsa kabul için de inkâr şarttır. Şair, “Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un” dizesiyle kelime-i tevhidin “La İlahe” kısmını ifade ediyor. Ve bir sonraki dize: “Kustum öz ağzımdan kafatasımı.” Bu dizede cılız aklın yüce hakikati anlamaya yetmeyeceğini, bu nedenle daha öncesinden öğrenilmiş bütün bilgileri silip atmak gerektiğini görüyoruz.
“Ensemin örsünde bir demir balyoz,” diyor bir dizede. Örs, demir ve balyoz sözcükleri kılıç ve fetih kavramlarını çağrıştırması itibariyle mühim. Bu dizenin bulunduğu dörtlük,
“Bu kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.”
dizeleriyle bitiyor. Şairin 1943 yılından itibaren yepyeni bir medeniyet tasavvuru olarak “Büyük Doğu” dergisini çıkarmaya başladığını düşünürsek yepyeni bir sabahtan ve fetih söylemimizden neyi anlamamız gerektiği daha açık hale gelir.
İdrak, gerçeği bütün çıplaklığıyla görmektir. Şair, atılmaya niyetlendiği yeni yolun zorluklarının da farkındadır. “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!” diyerek yolun zorluğunu, “Biricik meselem, sonsuza varmak…” diyerek de kararlılığı dile getiriyor.
Üstad, Çile şiirinin ardından kırk beş yıl boyunca şiir, tiyatro, roman, inceleme, gibi pek çok türde yazarak ve Anadolu’nun pek çok yerinde konferanslar vererek “Çile”sini doldurmuş ve ardında bütün bir İslam aleminin yürüyebileceği bir yol bırakmıştır. Üstad’ın sanatı ve şahsiyeti değerlendirilirken onu döneminin herhangi bir şairiyle kıyaslamak büyük bir hatadır zira Üstad, yalnızca bir şair olmanın ötesinde bir medeniyet inşacısıdır.
Mehmet Kahraman, kitabının son bölümü “Büyük Doğu’ya Varis Olmak”ta şunları söylüyor: “Necip Fazıl,ne politikacı,ne de bilim adamıdır. Ancak onun açtığı çığırdan çıkıp gelen bir çok insanın kimi sanatçı, kimi şair, kimi bilim adamı, kimi politikacı, kimi düşünür olarak hayatta kendilerine yakışan yerlerini almaktadırlar.” Bu sözlerden anlaşılan odur ki “Çile”nin açtığı çığır, toplumda beklenen yankıyı bulmuştur. Mehmet Kahraman yazısını şu sözlerle bitiriyor:
“Büyük Doğu’ya varis olmak için, olmak gerekir.
Büyük Doğu’ya varis olmak için, sorumluluk almak gerekir.
Büyük Doğu’ya varis olmak için, dünü, bugünü ve yarını kavramak gerekir.”
Bu sözler, Üstad’ın “Çile” şiiriyle açtığı çığırın büyüyerek devam etmesi için Müslüman gençlere bir ihtar olarak okunmalı da sanıyorum.



Yorumlar