TÜRK EDEBİYATINDA AŞK MEKTUPLARI - İlknur AYDIN
Bir mektup, aslında hiçbir zaman kâğıda yazılmaz; önce insanın kalbine düşer. Kalem, yalnızca o sessizliği görünür kılar. Belki de bu yüzden mektuplar, bir dönemin en mahrem tanıklarıdır.
Mürekkep kurur, kâğıt sararır, zarflar eski çekmecelerde unutulur; ama içlerinde taşınan duygu, yıllar geçse de yaşamaya devam eder. Türk edebiyatının aşk mektupları da böyledir. Onlar yalnızca iki insan arasında gidip gelen satırlar değil, aşkın zamana karşı direnişidir.
Bu uzun yolculuğun ilk duraklarından biri, Divan edebiyatının büyük sesi Fuzûlî'dir. Onun dünyasında aşk, kavuşmaktan çok bekleyebilmektir.
Mektup ise sevgiliye ulaşmasa bile âşığın gönlünü hafifleten sessiz bir duadır. Kalem, yalnızca kelimeleri değil, sabrı da taşır. Bu yüzden Fuzûlî'nin satırlarında hissedilen şey, bir insana duyulan sevgiden öte, aşkın insanı olgunlaştıran ateşidir.
Asırlar geçer; kâğıdın rengi değişir, fakat özlemin rengi değişmez. Sürgün yollarında yazılan satırlar, vatan hasretiyle sevda hasretinin birbirine karıştığını gösterir. Mektup artık yalnızca sevgiliye değil, geride bırakılan hayata da yazılmaktadır. Türk edebiyatında mektup, böylece yalnızca aşkın değil, ayrılığın da dili hâline gelir.
Sonra zaman bizi başka bir pencerenin önüne götürür. Demir parmaklıkların ardından yazılan mektuplar...
Nâzım Hikmet, Piraye'ye gönderdiği satırlarda sevmenin yalnızca kavuşmak olmadığını hissettirir.
Onun mektuplarında umut, en az aşk kadar güçlüdür. Dışarıdaki gökyüzünü, açan bir ağacı ya da esen rüzgârı anlatırken aslında sevdiği insana yaşamın hâlâ güzel olduğunu söylemeye çalışır. İşte bu yüzden o mektuplar yalnızca bir aşkın değil, insanın umuda tutunma çabasının da belgesidir.
Nâzım'ın coşkun sesi yavaş yavaş dinginleşir ve bizi Sabahattin Ali'nin dünyasına bırakır. Aliye Hanım'a yazdığı mektuplarda gösterişli cümleler yerine güven duygusu vardır.
Hayatın yorgunluğu, geçim telaşı ve uzaklık, sevginin önüne geçmez; aksine onu daha gerçek kılar. İnsan, o satırların ardında büyük aşkların bazen en sade kelimelerle yaşandığını fark eder.
Aşk, her zaman aynı sesle konuşmaz. Bazen de şiir kıyısında dolaşır. Cemal Süreya için mektup, şiirin henüz yayımlanmamış hâlidir.
Duyguların en savunmasız anı, önce bir zarfa emanet edilir. Sonra belki bir dizeye dönüşür, belki de yalnızca iki insan arasında kalır. Mektup, onun kaleminde söylenemeyenleri incitmeden söylemenin yoludur.
Bir başka masada ise Ahmet Hamdi Tanpınar oturur. Onun mektuplarında zaman da bir muhataptır.
Beklemek yalnızca bir insanı beklemek değildir; bazen geçmişi, bazen geleceği, bazen de insanın kendisini beklemesidir. Bu yüzden Tanpınar'ın mektupları okunurken saatler değil, duygular ağır ağır ilerler.
Ve İstanbul'un akşamı çöker.
Şehrin ışıkları Boğaz'a vururken Attilâ İlhan'ın dünyasında aşk, sokaklarla birlikte yürür. Şehir, sevilen kişinin yokluğunu büyüten sessiz bir tanığa dönüşür. Yağmurun sesi, vapur düdükleri, gecenin ıssızlığı... Hepsi mektubun görünmeyen satırları olur.
Belki de yüzden aşk mektupları hiçbir zaman yalnızca geçmişe ait değildir. Bugün bir mesaj saniyeler içinde yerine ulaşabilir; ama hiçbir ekran, günlerce beklenen bir zarfın heyecanını taşıyamaz.
Çünkü mektup, aceleye değil, zamana inanır. İnsan, kelimeleri yazarken aslında kendinden bir parçayı katlayıp zarfın içine bırakır.
Belki de bütün aşk mektuplarının söylediği tek bir hakikat vardır:
“Sevmek, unutulmamayı istemek değil; bir başkasının hayatında sessizce yaşamaya devam edebilmektir.”





Yorumlar